İlkokul birinci sınıf, genetik ve nörogelişimsel kökenli özgül öğrenme güçlüklerinin belirginleştiği kritik bir temel dönemdir. Bu durum bir zekâ geriliği olmayıp tam aksine çocuklar çoğunlukla normal veya üstün zekâya sahiptir. Tablo genel olarak okumada disleksi, yazmada disgrafi, matematikte diskalküli şeklinde görülse de fiziksel becerileri kısıtlayan motor koordinasyon bozukluğu ve sosyal algıyı zorlaştıran sözel olmayan öğrenme güçlüğü de sürece eşlik edebilir. Zamanında fark edilmediğinde çocukta yetersizlik hissi, özgüven kaybı ve ikincil davranış bozuklukları tetiklenebileceğinden çocuk psikiyatristi ve nörologların erken teşhisi hayati önem taşır.
Sürecin başarısı aile, okul ve uzman iş birliğiyle yürütülecek Bireysel Eğitim Planı'na (BEP) bağlıdır. Kalabalık sınıflarda öğretmenlerin anlayışlı yaklaşımı doğrultusunda sınavların yazılı yerine sözlü yapılması, ödevlerin parçalara bölünmesi ve sesli kayıt veya dinleme gibi yöntemler uygulanmalıdır. Bilginin kalıcı belleğe aktarılabilmesi adına görsel, işitsel ve kinestetik unsurları içeren çok duyulu öğrenme ortamları kurulmalı; akran zorbalığını önlemek için de çocuğun farklı öğrendiği ve yetenekli olduğu alanlar sınıfta öne çıkarılmalıdır.
Doğru destek ve sabırla ilerleyen çocuklar, ilkokulun ilk dört yılı boyunca kendi hızlarında ilerleyerek akranlarıyla aralarındaki açığı kapatır ve akademik sisteme tam uyum sağlarlar. Karşılaştıkları engelleri aşarken geliştirdikleri alışılmışın dışındaki problem çözme mekanizmaları, onları son derece yaratıcı düşünürler haline getirir. Günümüzde birçok şirketin bu yaratıcı düşünme potansiyellerinden ötürü özgül öğrenme güçlüğü olan bireyleri özellikle tercih etmesi ise çocuklukta verilen emeğin ve mücadelenin en değerli kazanımıdır.


